Semerkant Şafakları: Bilen Allah, Seçen İnsan "Kelâmdan Analitik Felsefeye Özgürlük Meselesi"

İnsan zihninin doğası, yalnızca inanmakla yetinmeyi reddeder. Çünkü o, görünenin ötesine bakmak, arka plandaki derin anlamı kavramak ister. Hakikatin kıyısında durmak, onu seyretmekle yetinmek, zihni tatmin etmez; onu keşfetmek, içine girmek, dokunmak ve gerektiğinde onunla mücadele etmek ister. İşte tam bu noktada, "Allah her şeyi biliyor ama ben özgür müyüm?" sorusu, insanı derin bir sarmalın içerisine çeker: İnanç ve akıl, kalp ve zihin, gelenek ve zamanın birbirine dokunduğu ince bir eşikte… Bu eşik, geçilip gitmesi kolay bir sınır değil; daha çok varoluşun yeniden tartıldığı, derin düşüncelere dalınan bir mekân.

    İslam kelâmının temel taşlarından biri olan Allah’ın her şeyi bilmesi, elbette bir inanç meselesidir. Ancak bu bilgi, insanın özgürlüğüyle olan ilişkisiyle daha da büyür. Bilmek ile zorunluluk arasındaki çizgi, derinlemesine düşünülmediği takdirde Allah’ın bilgisi cebrî bir kudrete dönüşebilir ve insanın fiili, sadece bir figüran olmaktan öteye gidemez. Oysa Mâtürîdî aklı, tam da bu noktada bize önemli bir ayrım sunar: Allah bilir ama bu bilgi, zorunluluğa sebep olmaz. Çünkü “ilim, malûma tâbidir.” Yani bilgi, nesnesini şekillendirir ama ona hükmetmez. Allah bilir, çünkü ben yaparım; Allah yaptırdığı için bilmez. Bu ince fark, bilgi ve irade arasındaki derin uçurumu ve varlığın doğasını anlamamıza yardımcı olur.

Burada bir epistemolojik teorinin sesi yükselir: Mütekabiliyet teorisi. Gerçekliğin hakikatini anlamanın yolu, önermelerin o gerçeklikle kurduğu uyuma bağlıdır. Eğer bir fiil özgürce yapılmışsa ve Tanrı onu öyle bilmişse, bu bilme, o fiilin mahiyetine sadık kalır. Tanrı, bir fiili sadece olmakta olduğu gibi bilmez; O, fiilin özgürce oluşan özünü, failin iradesiyle birleştirerek kavrar. Bu, Tanrı’nın bilgisinin müdahaleci olmadığını aksine fiilin özüyle örtüştüğünü gösterir. Bilgi zamanı aşar fakat zamanın içinde bir iz bırakmaz.

Ve işte burada “zaman” devreye girer. Allah’ın bilgisi, bizim zaman anlayışımızla sınırlı değildir. “Önce bilindi, sonra yapıldı” dediğimizde, bir anda Allah’ı zamanın içerisinde bir gözlemci gibi düşünmeye başlarız. Oysa Allah zamanın ötesindedir; zamanı kuşatır, ona dışarıdan bakmaz, o zamanın her anında varlık bulur. Allah’ın bilgisi, geçmişi, şu anı ve geleceği eşzamanlı bir şekilde içerir. Bu bilgi ne bir öngörü ne de geçmişi hatırlamak değildir. Allah, fiilin gerçekleşme anında, onun özüyle, onun iradesiyle bir arada bilir. Bu, özgürlüğün içinde ama zamanın ötesinde bir bilgidir. Zamanın ötesine bakarken, o özgür iradenin içinde de bir derinlik vardır.

Buradan çağdaş düşüncenin izlerini takip edebiliriz. William Lane Craig’in “orta bilgi” teorisi, Tanrı’nın karşı-olgusal özgürlük durumlarını bildiğini savunur. Yani Tanrı, belirli bir durumda insanın neyi seçeceğini bilir ama bu bilgi, özgürlüğü zorunluluğa evirmez. Çünkü seçim, hâlâ insana aittir. Tanrı, yalnızca yaratır; yaratma, insanın seçiminden sonra gerçekleşir. Burada “kesb” anlayışının analitik felsefeyle buluştuğu bir nokta vardır. İnsan tercihini yapar, Allah yaratır; yaratma, insanın özgürlüğüyle harmanlanır, birbirini tamamlar.

Alvin Plantinga’nın “free will defense”i ise kötülüğün varlığını, özgür iradenin gerekliliğiyle bağdaştırır. Gerçek özgürlük, sadece iyi olan seçenekler arasında değil; iyilik ve kötülük arasında yapılan tercihte ortaya çıkar. Bu yaklaşım, Mâtürîdî'nin şu önemli ilkesine paraleldir: “Allah bilir ama kul seçer.” Allah, fiilin bilgisini özgürlüğün içinde taşır. Eğer bir fiil özgür değilse, o zaman iyiliğin kıymeti ve sorumluluğun anlamı kalmaz.

Bir başka ilginç yaklaşım ise Open Theism’dir (Açık Teizm). Bu görüş, Tanrı’nın özgür fiilleri sabit olarak değil, ihtimallerle bildiğini savunur. İlk bakışta bu Tanrı’nın bilgisini sınırlayan bir düşünce gibi görünebilir. Fakat belki de bir fiilin gerçekten özgür olması, ona dair bilginin ihtimallerle ifade edilmesini gerektirir. Bu bakış açısı, özgürlüğün doğasına daha yakın bir bilgi türüdür. Ancak kelâmın “tam ve mutlak bilgi” anlayışıyla örtüşmeyen bu görüş, İslam düşüncesinde daha sınırlı yankı bulmuştur.

Bilgi ve özgürlük arasında bir çelişki yoktur. Allah’ın bilgisi, insanın özgürlüğüyle örtüşür. Bilgi, her zaman failin iradesini ve özgürlüğünü taşır. Allah bilir, çünkü ben yaparım; ben yaparım, çünkü özgürüm. Bu özgürlük, Allah’ın iradesine aykırı değildir; aksine O’nun tarafından yaratılan, tanınan ve kuşatılan bir özgürlüktür. Yaratan O’dur; seçen benim. Ve O, seçimi, seçilmiş haliyle bilir. Allah’ın bilgisinin her anı, zamansızlığın içindeki her bir özgür adımı içinde taşır.

    Craig’in sözleriyle Tanrı “zamansız değil, tüm zamanların her anında mevcut” (omnitemporal) bir varlıktır. O, zamanın her anını kapsar ama zamanın içinde değil, zamanın ötesinde bulunur. Allah, fiil anında fiille beraberdir. Bu bilgi, zamanın içinden değil, zamanları aşan bir farkındalıktan gelir. Burada hem klasik kelâmın sezgileri hem de analitik felsefenin çözümleri bir noktada buluşur.

Ve nihayetinde şu ortaya çıkar: Eğer bilgi, nesnesine sadıksa; eğer Allah, insanın özgürlüğünü yaratan ve tanıyan bir varlıksa, o zaman Allah’ın bilmesi ile insanın seçmesi birbirini dışlamaz aksine birbirini tamamlayan birer olgudur. Bu inanç, bir teslimiyetten ziyade derinlemesine düşünülmüş bir güven halidir. Bu güven hem Tanrı’nın mutlak bilgisini hem de insanın gerçek özgürlüğünü taşır. Kelâmın kadim dilinden, analitik felsefenin terimlerine ama en çok da hakikatin kendisindeki özgün güzelliğe kadar her şey bu gerçeği doğrular.

Yorumlar

Popüler Yayınlar